Murat
Germen ‘Muta-morfoz’ sergisiyle C.A.M. Galeri Akaretler'de sanatseverlerle
buluşuyor. Sanatçıyla yeni sergisi ve sanatsal yaklaşımı hakkında konuştuk.
Öncelikle yeni serginizin adından bahseder misiniz? Nedir
‘Muta-morfoz’?
‘Muta-morfoz’ mutasyon ve metamorfoz
kavramlarının bileşiminden türetilmiş bir kelime. Daha önce de kullanılmış bir
kombinasyon, özgün olarak şahsen ürettiğim bir türev değil. Üzerine çalıştığım
serinin içeriğine çok uygun olduğu için alıntıladım. Metamorfozun sözlük
anlamına bakarsak “dokunun normal yapısını kaybetmesi, başkalaşma”, veya “biçim
değişimi, farklılaşması” gibi tanımlar buluyoruz. Mutasyon ise “bir karakterin
birdenbire ve kalıtsal olarak değişmesi, bu karakteri meydana getiren gendeki
değişiklik” olarak tanımlanıyor. Dokunun normal yapısını kaybetmesi veya
kalıtsal olarak değişim yaşanması kent için, özellikle de İstanbul gibi bir
kent için çok uygun kavramlar. İstanbul’da bir çok gelişme çok hızlı yaşanıyor.
Bunun olumsuz sonuçları olduğunu, kentin sağlıksız bir şekilde gelişebildiğini,
İstanbul’un ideal kentler listesinde genellikle başlarda yer almadığını hepimiz
biliyoruz.
‘Kent’, ‘kentsel dönüşüm’ sizin hep ilgilendiğiniz
kavramlar. Bu serginizde kent tasviri hangi temeller üzerine oturuyor?
Seride başka kentlerde üretilmiş işler de var ama
serinin belkemiğini oluşturan İstanbul üzerinden gideceğim. Yukarıda
tanımlamaya çalıştığım halleri yüzünden İstanbul kendisine dair üretilen çeşitli
tasvirleri yönlendiriyor diye düşünüyorum. Hatta daha da ileri gideyim: Ben
İstanbul’u yorumladığımı, kişiselleştirdiğimi sanıyorum ama bir yandan da
İstanbul beni tanımlıyor, kendine benzetiyor. Aynı mantıkla, sakinleri
İstanbul’u dönüştürüyor, başkalaştırıyorken İstanbul da onları dönüştürüyor.
Daha önce yazdığım bir yazıdan bazı sözel
tasvirler alıntılamak isterim: “İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine
benzemez, İstanbul her yola gelir. Dünya başkenti sayılan diğer metropollerin
çoğu, sakinlerini İstanbul kadar serbest bırakmaz. İstanbul belki de samimidir,
saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır.
İstanbul deyince ‘istiap haddi’ kavramı gelir akla; kapasitesini çoktan
doldurmuş, eskiden ‘taşı toprağı altın’ olan bu yer taşı toprağı inşaat
molozuna, yağmur ve sel sonrası gelen çamura dönüşmüş olmasına karşın, hala
bardağı taşıracak damlayı içine alacak kadar da esnektir, geniş gönüllüdür.
İstanbul; sanatı da, kültürü de, gastronomiyi de, mimarlığı da, yaşamı da
kendine göre tüketir. Taklit malı boldur İstanbul’un, ama onların üretim ve
tüketim biçimleri özgündür en azından…” Görsel nitelikteki tasvirlerim de bu
esnekliği, bu çoğulluğu, bu geniş yelpazeyi aktarmaya çalışıyor. Sergide
İstanbul’u tasvir eden işlere bakarsanız; hem işlerin kendilerinde kapsadığım
kentsel içerik, hem de çekim yapmayı tercih ettiğim kentsel alanlar
birlikteliğinin, bu müstesna yelpazeyi görselleştirmeyi amaçladığını
görebilirsiniz.
Kent ve kentsel dönüşüm kavramları son yıllarda çok sayıda
sanatçının üzerinde yoğunlaştığı bir alan. Çok fazla sayıda sergi oluyor bu
konular üzerine. Bu bağlamdan yola çıkılarak ifade edilmeye çalışılan aslında bir
tür sistem eleştirisi oluyor. Ama böyle noktalardan yola çıkılarak sanatsal
üretimlerin gerçekleştirilmesi sistemin bizi içinde devindirmeye çalıştığı
konulara hapsolmak gibi de geliyor bana. Daha genel kavramlar ve okumalarla
çalışmaları örmek, daha temelden ve kavramsal bir eleştiri üretip aynı zamanda
da alternatif mecralar sunmak anlamına gelebilir ki bu daha evrensel bir dil
üzerinden üretmektir bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu çok önemli bir soru bence. Bu hapsolmuşluk
saptamasına, hatta olgusuna ben de katılıyorum. Eleştiriler, söylenilenler
birbirine benzemeye başlıyor bir yerden sonra. Bizi günlük düşüncelerimizden
uzaklaştıran yeni bir şey duymuş gibi olmuyoruz, iki hatta beş sergi öncesinde
de kulağımıza çalınmış bir cümle duruyor gözümüzün önünde. Sistemik, dogmatik,
biteviye devlet yapılanmasının eleştirisi, bayıcı tekrar ve modayı izleme gibi
yaklaşımlar yüzünden eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüşüyor. Buna bir örnek
vermek isterim: Ordunun, militer yaklaşımların haklı eleştirisini yapmak üzere
son zamanlarda o kadar çok top, tüfek, üniforma, bomba gibi askeri öge görmeye başladık
ki sergilerde; artık bir yerden sonra tersine çalışmaya başlıyor gibi geliyor
bana bu durum. İmge çokluğu ve tekrarı, temsil ettiği ve eleştirdiği konuyu
normalize ediyor; aynı, şiddetin televizyonda çok gösterilmesi sonrasında
standartlaşması gibi... Ama Selim Birsel gibi, takdir edilesi bir istikrarla
ama diğer yandan bir sonraki kullanım biçimini merak ettiğiniz bir çeşitleme
yelpazesi ile, tank imgesini yıllardır kullanan bir sanatçının bu hapsolmuşluk
tuzağına düşmediğini gözlemleyebiliyoruz. Çünkü Selim bunu moda olmadığı
dönemde başlatıp, “fashionista” olmayan bir tavırla ve imgeyi gerektiği
bağlamda, zamanda kullanarak bize devamlı hatırlatma yapan öncü bir sanatçı.
Genel geçer saptamalardan, moda ifadelerden,
politik gibi duran ama şahsen istisnalar dışında “diplomatik” bulduğum sanatsal
üretimlerinden kaçınmaya çalışan birisiyim. Bu yüzden Muta-morfoz serisinin
tipik bir sistem eleştirisi olmadığını belirtmek isterim. Eleştiriden çok,
sistem olarak görülmeyen ama bence tabiatın düzeni gibi karmaşık ve devingen
bir sistem sunan kent yapılanmalarına bir dikkat çekme olarak görülebilir bu
çalışma. Amacım; ne eski fotoğraf(çı)lar gibi İstanbul’u olduğundan güzel
göstermek, ne de yeni nesil fotoğraf(çı)lar gibi olduğundan çirkin göstermek.
Güzelliği ve çirkinliği aynı anda barındırmak; hem beni eski / yeni “trendy”
sanat akımlarından uzak tutuyor, hem de çok sevdiğim bir kavram olan denge
kavramını hatırla(t)mama zemin sağlıyor.
Kenti yatay düzleme sıkıştırdığınızdan bahsediliyor sergi
metninizde. Görsel bir dil olmanın ötesinde, kavramsal olarak neyin ifadesi
oluyor bu durum?
Değişik boyutlarda yaşadığınız tecrübe
dizilenmelerini veya beynin modüler olarak algıladığı çeşitli evreleri farklı
zaman dilimlerinde görürseniz, içinde yaşadığınız hayatın çeşitliliği ve
zenginliğinin farkına varamayabilirsiniz. Çünkü, hepsini bir arada
görememektesinizdir. Sıkıştırma bizim, aynı anda göremediğimiz bir çok bileşeni
aynı anda görmemizi sağlıyor; hayatın bir film şeridi gibi gözümüzün önünden
hızlı olarak akmasına aracı oluyor. Öylesine hızlı ki, içerik tek anlık bir
zaman diliminde donuyor, duruyor ve çeşitli bileşenler iç içe geçiyor...
Çalışmalarınızın tek bir odak noktası yok. Yoğun ve daha
genele yayılmış bir odaklanma çabası içine sokuyor izleyicileri…
Hayat tek bir şeye odaklanmak için çok zengin,
lüzumundan fazla şeye odaklanmak içinse çok kısa. Hayatın birbiri ardına
sıralanmış evrelerinde, geçirdiğiniz tecrübelere istinaden farklı şeylere
odaklanıyorsunuz. Bu odaklanmalar çoğunlukla bir sonraki evrede
yoğunlaşacağınız konulara temel oluşturuyorlar. Bu odaklanmalar kelimeler gibi
ve zaman geçtikçe bir cümle oluşturuyorlar. Bu cümleler de nasıl bir yol
izlediğinizi hatırlatıyor ve sorgulamanızı devam ettirmenize aracı oluyorlar.
Buradan yola çıkarak, tek odak noktamın
olmasından kaçınmak istememin nedeni, tıpkı yukarıda tanımlamaya çalıştığım ve
sorunlarla başa çıkmaya alışık kent tipindeki gibi devingen bir yol tutturmaya
çalışmak. Tek odak noktanız olursa sadece bir konuda hayatta kalma becerisi ve
sadece o çerçeve içinde düşünme eğilimi geliştirirsiniz. Kendinizi farklı
konulara odaklanabilmeye alıştırırsanız, karşınıza çıkan farklı durumlara
farklı tepkiler vermeye hazır olursunuz. Bu konuda doğayı örnek almaya
çalışıyorum. Doğa kendisine karşı yapılan her türlü saldırıyı öyle güzel
soğurup gerekli cevabı gerektiği zaman verebiliyor ki, hayran kalmamak elde
değil. Bunu da farklı sorunlara farklı çözümleri doğru zamanlarda üreterek
yapıyor...
Sergideki işlerin en dikkat çekici noktalarından biri de
belirgin bir perspektif anlayışının olmaması, dolayısıyla minyatürlerde olduğu
gibi iki boyutluluğa daha yakın bir algı yaratmaları. İzleyiciyi daha fazla
boyutlu dünyaların içine çekme çabasındaki günümüz egemen sanat anlayışında, bu tür bir tercihin özel
bir sebebi var mı sizin için?
Minyatür iki boyutlu ama,
minyatürü üreten kişinin kişisel algısını tipik bir üçboyutlu tasvirden daha
etraflı bir şekilde aktarabiliyor. Batı tarzı iki ya da üç kaçış noktalı
perspektifte teknik tabiri ile oklüzyon vardır; yani, önde olan arkadakini
kapatır, arkadakinin görsel tasviri dahil edilmez. Minyatür çizimlerinde
oklüzyon yoktur, öndeki alttadır, arkadaki ise üsttedir. Nesneler birbirlerini
örtmez, nesne tanımları her daim bütünseldir, kısmi tanım göremezsiniz. Minyatürün
bu çok boyutlu (ve tabi kübist) ifade biçimi Muta-morfoz serisindeki sıkıştırma
sonucu ortaya çıkan görselleştirme ile örtüşüyor. Bu durum bana daha çok şeyi
daha kısa sürede, daha küçük bir alanın içinde aktarabilme şansı sunuyor ve bu
yüzden tercih ediyorum.
Sergi 17 Aralık’a kadar
izlenebilir.
Birgün Gazetesi
25 Kasım 2011

0 yorum:
Yorum Gönder