28 Kasım 2011 Pazartesi

‘İstanbul beni tanımlıyor, kendine benzetiyor...’




Murat Germen ‘Muta-morfoz’ sergisiyle C.A.M. Galeri Akaretler'de sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçıyla yeni sergisi ve sanatsal yaklaşımı hakkında konuştuk.


 Öncelikle yeni serginizin adından bahseder misiniz? Nedir ‘Muta-morfoz’?

‘Muta-morfoz’ mutasyon ve metamorfoz kavramlarının bileşiminden türetilmiş bir kelime. Daha önce de kullanılmış bir kombinasyon, özgün olarak şahsen ürettiğim bir türev değil. Üzerine çalıştığım serinin içeriğine çok uygun olduğu için alıntıladım. Metamorfozun sözlük anlamına bakarsak “dokunun normal yapısını kaybetmesi, başkalaşma”, veya “biçim değişimi, farklılaşması” gibi tanımlar buluyoruz. Mutasyon ise “bir karakterin birdenbire ve kalıtsal olarak değişmesi, bu karakteri meydana getiren gendeki değişiklik” olarak tanımlanıyor. Dokunun normal yapısını kaybetmesi veya kalıtsal olarak değişim yaşanması kent için, özellikle de İstanbul gibi bir kent için çok uygun kavramlar. İstanbul’da bir çok gelişme çok hızlı yaşanıyor. Bunun olumsuz sonuçları olduğunu, kentin sağlıksız bir şekilde gelişebildiğini, İstanbul’un ideal kentler listesinde genellikle başlarda yer almadığını hepimiz biliyoruz.


‘Kent’, ‘kentsel dönüşüm’ sizin hep ilgilendiğiniz kavramlar. Bu serginizde kent tasviri hangi temeller üzerine oturuyor?

Seride başka kentlerde üretilmiş işler de var ama serinin belkemiğini oluşturan İstanbul üzerinden gideceğim. Yukarıda tanımlamaya çalıştığım halleri yüzünden İstanbul kendisine dair üretilen çeşitli tasvirleri yönlendiriyor diye düşünüyorum. Hatta daha da ileri gideyim: Ben İstanbul’u yorumladığımı, kişiselleştirdiğimi sanıyorum ama bir yandan da İstanbul beni tanımlıyor, kendine benzetiyor. Aynı mantıkla, sakinleri İstanbul’u dönüştürüyor, başkalaştırıyorken İstanbul da onları dönüştürüyor.
Daha önce yazdığım bir yazıdan bazı sözel tasvirler alıntılamak isterim: “İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. Dünya başkenti sayılan diğer metropollerin çoğu, sakinlerini İstanbul kadar serbest bırakmaz. İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. İstanbul deyince ‘istiap haddi’ kavramı gelir akla; kapasitesini çoktan doldurmuş, eskiden ‘taşı toprağı altın’ olan bu yer taşı toprağı inşaat molozuna, yağmur ve sel sonrası gelen çamura dönüşmüş olmasına karşın, hala bardağı taşıracak damlayı içine alacak kadar da esnektir, geniş gönüllüdür. İstanbul; sanatı da, kültürü de, gastronomiyi de, mimarlığı da, yaşamı da kendine göre tüketir. Taklit malı boldur İstanbul’un, ama onların üretim ve tüketim biçimleri özgündür en azından…” Görsel nitelikteki tasvirlerim de bu esnekliği, bu çoğulluğu, bu geniş yelpazeyi aktarmaya çalışıyor. Sergide İstanbul’u tasvir eden işlere bakarsanız; hem işlerin kendilerinde kapsadığım kentsel içerik, hem de çekim yapmayı tercih ettiğim kentsel alanlar birlikteliğinin, bu müstesna yelpazeyi görselleştirmeyi amaçladığını görebilirsiniz.

Kent ve kentsel dönüşüm kavramları son yıllarda çok sayıda sanatçının üzerinde yoğunlaştığı bir alan. Çok fazla sayıda sergi oluyor bu konular üzerine. Bu bağlamdan yola çıkılarak ifade edilmeye çalışılan aslında bir tür sistem eleştirisi oluyor. Ama böyle noktalardan yola çıkılarak sanatsal üretimlerin gerçekleştirilmesi sistemin bizi içinde devindirmeye çalıştığı konulara hapsolmak gibi de geliyor bana. Daha genel kavramlar ve okumalarla çalışmaları örmek, daha temelden ve kavramsal bir eleştiri üretip aynı zamanda da alternatif mecralar sunmak anlamına gelebilir ki bu daha evrensel bir dil üzerinden üretmektir bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu çok önemli bir soru bence. Bu hapsolmuşluk saptamasına, hatta olgusuna ben de katılıyorum. Eleştiriler, söylenilenler birbirine benzemeye başlıyor bir yerden sonra. Bizi günlük düşüncelerimizden uzaklaştıran yeni bir şey duymuş gibi olmuyoruz, iki hatta beş sergi öncesinde de kulağımıza çalınmış bir cümle duruyor gözümüzün önünde. Sistemik, dogmatik, biteviye devlet yapılanmasının eleştirisi, bayıcı tekrar ve modayı izleme gibi yaklaşımlar yüzünden eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüşüyor. Buna bir örnek vermek isterim: Ordunun, militer yaklaşımların haklı eleştirisini yapmak üzere son zamanlarda o kadar çok top, tüfek, üniforma, bomba gibi askeri öge görmeye başladık ki sergilerde; artık bir yerden sonra tersine çalışmaya başlıyor gibi geliyor bana bu durum. İmge çokluğu ve tekrarı, temsil ettiği ve eleştirdiği konuyu normalize ediyor; aynı, şiddetin televizyonda çok gösterilmesi sonrasında standartlaşması gibi... Ama Selim Birsel gibi, takdir edilesi bir istikrarla ama diğer yandan bir sonraki kullanım biçimini merak ettiğiniz bir çeşitleme yelpazesi ile, tank imgesini yıllardır kullanan bir sanatçının bu hapsolmuşluk tuzağına düşmediğini gözlemleyebiliyoruz. Çünkü Selim bunu moda olmadığı dönemde başlatıp, “fashionista” olmayan bir tavırla ve imgeyi gerektiği bağlamda, zamanda kullanarak bize devamlı hatırlatma yapan öncü bir sanatçı.

Genel geçer saptamalardan, moda ifadelerden, politik gibi duran ama şahsen istisnalar dışında “diplomatik” bulduğum sanatsal üretimlerinden kaçınmaya çalışan birisiyim. Bu yüzden Muta-morfoz serisinin tipik bir sistem eleştirisi olmadığını belirtmek isterim. Eleştiriden çok, sistem olarak görülmeyen ama bence tabiatın düzeni gibi karmaşık ve devingen bir sistem sunan kent yapılanmalarına bir dikkat çekme olarak görülebilir bu çalışma. Amacım; ne eski fotoğraf(çı)lar gibi İstanbul’u olduğundan güzel göstermek, ne de yeni nesil fotoğraf(çı)lar gibi olduğundan çirkin göstermek. Güzelliği ve çirkinliği aynı anda barındırmak; hem beni eski / yeni “trendy” sanat akımlarından uzak tutuyor, hem de çok sevdiğim bir kavram olan denge kavramını hatırla(t)mama zemin sağlıyor.

Kenti yatay düzleme sıkıştırdığınızdan bahsediliyor sergi metninizde. Görsel bir dil olmanın ötesinde, kavramsal olarak neyin ifadesi oluyor bu durum?

Değişik boyutlarda yaşadığınız tecrübe dizilenmelerini veya beynin modüler olarak algıladığı çeşitli evreleri farklı zaman dilimlerinde görürseniz, içinde yaşadığınız hayatın çeşitliliği ve zenginliğinin farkına varamayabilirsiniz. Çünkü, hepsini bir arada görememektesinizdir. Sıkıştırma bizim, aynı anda göremediğimiz bir çok bileşeni aynı anda görmemizi sağlıyor; hayatın bir film şeridi gibi gözümüzün önünden hızlı olarak akmasına aracı oluyor. Öylesine hızlı ki, içerik tek anlık bir zaman diliminde donuyor, duruyor ve çeşitli bileşenler iç içe geçiyor...


Çalışmalarınızın tek bir odak noktası yok. Yoğun ve daha genele yayılmış bir odaklanma çabası içine sokuyor izleyicileri…

Hayat tek bir şeye odaklanmak için çok zengin, lüzumundan fazla şeye odaklanmak içinse çok kısa. Hayatın birbiri ardına sıralanmış evrelerinde, geçirdiğiniz tecrübelere istinaden farklı şeylere odaklanıyorsunuz. Bu odaklanmalar çoğunlukla bir sonraki evrede yoğunlaşacağınız konulara temel oluşturuyorlar. Bu odaklanmalar kelimeler gibi ve zaman geçtikçe bir cümle oluşturuyorlar. Bu cümleler de nasıl bir yol izlediğinizi hatırlatıyor ve sorgulamanızı devam ettirmenize aracı oluyorlar.

Buradan yola çıkarak, tek odak noktamın olmasından kaçınmak istememin nedeni, tıpkı yukarıda tanımlamaya çalıştığım ve sorunlarla başa çıkmaya alışık kent tipindeki gibi devingen bir yol tutturmaya çalışmak. Tek odak noktanız olursa sadece bir konuda hayatta kalma becerisi ve sadece o çerçeve içinde düşünme eğilimi geliştirirsiniz. Kendinizi farklı konulara odaklanabilmeye alıştırırsanız, karşınıza çıkan farklı durumlara farklı tepkiler vermeye hazır olursunuz. Bu konuda doğayı örnek almaya çalışıyorum. Doğa kendisine karşı yapılan her türlü saldırıyı öyle güzel soğurup gerekli cevabı gerektiği zaman verebiliyor ki, hayran kalmamak elde değil. Bunu da farklı sorunlara farklı çözümleri doğru zamanlarda üreterek yapıyor...


Sergideki işlerin en dikkat çekici noktalarından biri de belirgin bir perspektif anlayışının olmaması, dolayısıyla minyatürlerde olduğu gibi iki boyutluluğa daha yakın bir algı yaratmaları. İzleyiciyi daha fazla boyutlu dünyaların içine çekme çabasındaki  günümüz egemen sanat anlayışında, bu tür bir tercihin özel bir sebebi var mı sizin için?

Minyatür iki boyutlu ama, minyatürü üreten kişinin kişisel algısını tipik bir üçboyutlu tasvirden daha etraflı bir şekilde aktarabiliyor. Batı tarzı iki ya da üç kaçış noktalı perspektifte teknik tabiri ile oklüzyon vardır; yani, önde olan arkadakini kapatır, arkadakinin görsel tasviri dahil edilmez. Minyatür çizimlerinde oklüzyon yoktur, öndeki alttadır, arkadaki ise üsttedir. Nesneler birbirlerini örtmez, nesne tanımları her daim bütünseldir, kısmi tanım göremezsiniz. Minyatürün bu çok boyutlu (ve tabi kübist) ifade biçimi Muta-morfoz serisindeki sıkıştırma sonucu ortaya çıkan görselleştirme ile örtüşüyor. Bu durum bana daha çok şeyi daha kısa sürede, daha küçük bir alanın içinde aktarabilme şansı sunuyor ve bu yüzden tercih ediyorum.

Sergi 17 Aralık’a kadar izlenebilir.

Birgün Gazetesi
25 Kasım 2011

0 yorum:

Yorum Gönder